Ya “ilham perisi” olmak hikayenin sadece başlangıcıysa?


Sanat tarihinin kimi nasıl hatırladığı, bazen en az eserlerin kendisi kadar şey anlatıyor. Kimi sanatçıları eserleriyle, kimilerini başlattıkları akımlarla, kimilerini ise sanatın yönünü değiştiren fikirleriyle hatırlıyoruz. Bazı isimlerse, ki bunların çoğu kadın, hafızamızda bambaşka bir yerden beliriyor. Onlarla kendi yaptıkları bir resmin, çektikleri bir fotoğrafın ya da yazdıkları bir şiirin başında değil, çoğu zaman başka bir sanatçının eserinin içinde karşılaşıyoruz.
Bir ressamın tuvalinde yüzleriyle karşılaşıyor, bir fotoğraf karesinde yıllardır aynı bakışla bize bakarken görüyor ya da ünlü bir sanatçının hayat hikayesinin bir yerinde isimlerine rastlıyoruz. Zamanla isimlerinin yanına da hep benzer tanımlar yerleşiyor: sevgilisi, eşi, modeli ve belki de kulağa hepsinden daha romantik gelen o kelime, “ilham perisi.”

Ki ilham perisi olmak ilk bakışta hiç de kötü bir miras gibi görünmüyor. Sonuçta bir sanatçının dünyasında iz bırakmak, onun bakışını değiştirmek, yıllar sonra bile insanların müzelerde karşısına geçtiği bir eserin ortaya çıkışında pay sahibi olmak… Bütün bunların gerçekten romantik bir tarafı var ve belki de bu yüzden “ilham perisi” tanımının kendisinde ilk anda rahatsız edici bir şey bulmak zor.
Mesele de zaten bu tanımın yanlış olması değil, bir kadının bütün hikayesini anlatmaya tek başına yetiyormuş gibi kullanılmaya başlaması. Çünkü onu sürekli kime ilham verdiği üzerinden hatırladığımızda, fark etmeden hikayenin merkezine yine başka birini yerleştiriyoruz. Onun kendi bakışı, üretimi ve sanatın içindeki yeri ise bu anlatının içinde giderek daha az görünür hale geliyor.
Tanıdık bir yüzden çok daha fazlası
Dora Maar bu düşüncenin en iyi örneklerinden biri diyebiliriz. Çünkü Picasso'nun The Weeping Woman serisindeki keskin renklerle parçalanmış, gözyaşları içinde gördüğümüz yüz ona ait.

Bu görüntü ve Picasso'yla yaşadığı ilişki zaman içinde Maar'ın kendi hikayesinin önüne öylesine geçti ki onu “Picasso'nun ağlayan kadını” olarak hatırlamak, fotoğrafçı Dora Maar'ı hatırlamaktan çok daha kolay hale geldi. Oysa Maar, Picasso'yla tanışmadan önce Paris'in avangart çevrelerinde çalışan, sürrealist fotoğrafla ilgilenen ve kendi görsel dilini çoktan kurmaya başlamış bir sanatçıydı. Üstelik Picasso Guernica üzerinde çalışırken stüdyoda bulunan ve resmin adım adım geçirdiği dönüşümü kamerasıyla kaydeden kişi de oydu.
İşin ironik tarafı da burada: Sanat tarihinin en ünlü eserlerinden birinin yaratılışını belgeleyen kadın, yıllarca kendi kamerasından çok başka bir sanatçının tuvalindeki yüzüyle hatırlanıyor.

Elizabeth Siddal'a geldiğimizde ise daha da tanıdık bir örüntü görebiliriz. Çünkü Siddal'ın adını hiç duymamış olsanız bile yüzünü görmüş olma ihtimaliniz yüksek. John Everett Millais'nin Ophelia'sında çiçeklerle çevrili suyun üzerinde uzanan kadın o. Resim zamanla Pre-Raphaelite sanatının en bilinen imgelerinden birine dönüşürken Siddal da o görüntünün içine adeta sabitlendi. Dante Gabriel Rossetti'yle ilişkisi, onun eserlerinde tekrar tekrar resmedilmesi ve genç yaşta ölümü de eklenince sanat tarihinin sevdiği o romantik anlatı tamamlandı: güzel, trajik ve sanatçılara ilham veren kadın.
Oysa Siddal aynı yıllarda çiziyor, resim yapıyor ve şiir yazıyordu. Eserleri sergileniyor, hatta John Ruskin tarafından destekleniyordu. Yine de bugün onu kendi çizdiği bir figürden önce, başka bir sanatçının çizdiği Ophelia olarak tanıyoruz.
Lee Miller’ın hikayesinde ise bu kez bakışın yönü değişiyor. Onu Man Ray’in modeli ve sevgilisi olarak anlatmaya başlamak mümkün; fakat hikayeyi burada bıraktığımızda, Miller’ın hayatının belki de en çarpıcı kısmını daha başlamadan kaçırmış oluyoruz. Çünkü Paris’te sürrealist çevrenin içinde, önce Man Ray’in objektifinin karşısında gördüğümüz Miller, çok geçmeden kameranın diğer tarafına geçti. Man Ray’le birlikte fotoğraf üretirken kendi bakışını geliştirdi, ardından kendi stüdyosunu açarak fotoğrafçı kimliğiyle bağımsız bir kariyer kurdu.

Yıllar sonra II. Dünya Savaşı başladığında ise bu kez kamerasını bambaşka bir dünyaya çevirdi. Moda çekimlerinden savaşın ortasına uzanan bu yolculukta Vogue adına cepheyi takip etti; Paris’in kurtuluşunu, Dachau ve Buchenwald toplama kamplarını fotoğrafladı. Böylece bir zamanlar başka bir sanatçının objektifinden tanıdığımız kadın, artık kendi objektifini tarihin en ağır anlarına doğrultuyordu. Miller’ın hikayesini bu kadar çarpıcı yapan da belki tam olarak bu dönüşüm: Bir dönem bakılan kadın olarak hafızaya kazınmış olsa da tarihe bıraktığı asıl iz, başkalarının ona nasıl baktığında değil, onun nereye bakmayı seçtiğinde saklıydı.

Ve elbette, Gala. Salvador Dalí’nin resimlerinde tekrar tekrar karşımıza çıkan yüzüyle onu tanıyoruz ama hikayesi yalnızca tuvaldeki varlığıyla sınırlı değil. Çünkü Gala, Dalí’nin hayatında resimlerine konu olmanın ötesinde, kariyerinin nasıl şekilleneceği konusunda da oldukça belirleyici bir yerde duruyordu. Koleksiyonerlerle kurulan ilişkilerden işlerin yönetimine, Dalí’nin yıllar içinde oluşturduğu o sıra dışı kamusal kimliğe kadar pek çok noktada onun etkisini görmek mümkün. Üstelik burada sözünü ettiğimiz etki, Maar ya da Miller’da olduğu gibi kendi sanatsal üretimi üzerinden de ilerlemiyor. Gala’nın hikayesi tam da bu nedenle başka bir sorunun kapısını aralıyor: Bir sanatçının kariyerinin oluşumundaki emeği yalnızca fırçayı, kalemi ya da kamerayı tutan kişi üzerinden mi düşünmeliyiz?
Belki de bütün bu hikayelerin bizi getirdiği yer tam olarak burası. Mesele bu kadınların ilham perisi olup olmadığını sormak değil, bu tanımın hikayelerinin ne kadarını anlatabildiğine bakmak. Çünkü “ilham perisi” onları sanat tarihinin içine alırken, aynı zamanda bir başkasının hikayesindeki rolleriyle sınırlıyor. Yüzlerini tanıyor, kime ilham verdiklerini biliyoruz; ama ne ürettiklerini, ne düşündüklerini ve kim olduklarını aynı merakla sormuyoruz.
Oysa bazen tek yapmamız gereken, bize gösterilen çerçevenin biraz dışına bakmak. Ophelia’nın sudan çıktıktan sonra kim olduğunu merak etmek, Picasso’nun ağlayan kadınının arkasındaki Dora Maar’ı yeniden görmek, Man Ray’in objektifinden tanıdığımız Lee Miller’ın kendi objektifinden dünyaya bakmak…
Çünkü ilham perisi olmak, bu kadınların hikayesinin tamamı değil; yalnızca bize anlatılan ilk kısmı.



