Kök ve Gök Arasında: Yer, Gökyüzü ve İnsan

Ne zamandan beri gökyüzüne bakıyoruz?
“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış.” diye geçer Orhun Yazıtları’nda. Gök sonsuzluğu, yer ise üzerinde yaşadığımız kara toprağı temsil eder. Türk kağanları Gök Tanrı’dan kut alır ve bu inançla yeryüzünün düzenini sağlar. Dolayısıyla göğün altında olmak yalnızca bir şükür değil, belki de beraberinde bir görev taşır.

Çünkü gök insanın içinde, insan ise göğün içindeydi. Gökyüzü ve yeryüzü birbirinden ayrı değil, yaşamla birlikte var olan bir bütünün parçalarıydı. Kimi için gök ve yer hayatın dokusunu oluştururken kimi için kutsallığın sembolüne dönüşüyordu. Yer ve göğü bir arada düşününce benim aklıma Oğuz Kağan geliyor. Destanlarda insan soyunu doğadan ayrı görmeyen bir evren tasavvuru karşımıza çıkıyor ve özellikle Oğuz Kağan Destanı’nın Uygur nüshası bu açıdan oldukça ilgi çekici.
Oğuz, tanrısına yalvarırken gökten bir ışık iner ve bu ışığın içinde güzeller güzeli bir kadın belirir. Göklerden gelen bu kadından üç çocuğu olur: Gün, Ay ve Yıldız. Bir gün ava çıktığında ise bu kez bir ağacın kovuğunda başka bir kadınla karşılaşır. Yeryüzünün hediyesi olan bu kadından da üç çocuğu dünyaya gelir: Gök, Dağ ve Deniz.
Bu isimlerin seçilmesi elbette tesadüf değil. Bir yandan egemenlik sınırlarının ve ikili teşkilatın mitolojik izdüşümünü taşırken diğer yandan gök ile yer arasındaki kozmik dengeyi görünür hale getirir. Oğuz, egemenliğini bir anlamda göklerden de taşır. Göksel çocuklar yönetir ve Gök Tanrı kozmolojisini hatırlatır. Gök Tanrı sonsuzdur, gökyüzünün ötesindedir. Yersel çocuklar ise bu düzenin tamamlayıcı diğer ayağını oluşturur. Toprağı temsil eder; besler, yeşertir ve kaçınılmaz sonda yeniden bağrına basar. Sanki Gök Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi gibi... Gök ile yerin yaşamla kurduğu bütünlük de tam burada anlam kazanır.

Ben her ne kadar şaman olmasam da oldum olası göklere bakmayı sevmişimdir. Gökyüzüne baktığımda sonsuzluğu hatırlıyorum. Kocaman bir sonsuzluğu... Ardından tüm evreni dolduran, her yanımda hissettiğim Rab’bi düşünüyorum. Belki de binlerce yıldır değişmeyen şey tam olarak bu: Göğe baktığımızda kendimizden daha büyük bir şeyin varlığını hatırlamak.
Bu yüzden bugünlerde sizden dışarı çıkmanızı ve yerle temasınızı kesmeden biraz gökyüzünü izlemenizi isteyeceğim. Kimi düşüncelerden uzaklaşmak için toprak, yeni hayaller kurmak içinse gökyüzü... Belki içimizde aradığımız anlam da ikisinin arasında bir yerde var oluyor. Köklere ulaşmak için bağlantı noktalarını açmak, sonra başımızı kaldırıp göklere bakmak gerekiyor.
Eminim bozkır insanı bunu çokça yapıyordu. Vardır bir bildikleri.
Belki de gök ve yer, varoluşumuzla birlikte içimizde anlam buluyordur.



