Şehir Hayatının Sessiz Anlatıcıları: Billboardlar

Reklamcılıkta doğa denildiğinde aklımıza ilk olarak açık hava reklamcılığı geliyor. Markaların müşterilerine ulaşmak amacıyla kamusal alanlarda gerçekleştirdiği bu reklam faaliyetleri, aslında günlük hayatımızın hemen her anında karşımıza çıkıyor. Karşıdan karşıya geçerken, trafik ışıklarında beklerken, otobüs veya metroya yetişmeye çalışırken, arabada, bisiklette ya da yalnızca yolda yürürken açık hava reklamları rutinimizin bir parçası oluyor.
Açık hava reklamcılığı, marka bilinirliğini artırırken coğrafi hedefleme imkanı da sunuyor. Böylece marka, doğru lokasyonda ve doğru hedef kitlenin karşısında kendini gösterebiliyor. Aynı zamanda diğer reklam mecralarını destekliyor ve bulunduğu çevreyle kurduğu iletişim sayesinde sektörde önemli bir yer ediniyor. Yol kenarlarında, caddelerde, sokaklarda ve iş merkezlerinde, kısacası hayatın yoğun aktığı noktalarda konumlanan büyük panolar da billboard olarak şehir hayatımıza karışıyor. Kalabalığın içinde birkaç saniye içinde fark edilmeleri gerektiği için net, güçlü ve merak uyandıran bir görsel anlatı taşımaları önem kazanıyor.
Bunun dikkat çekici örneklerinden biri, Netflix’in yeni filmi “The Last House” için hazırlanan kampanyada karşımıza çıkıyor. Los Angeles’taki Sunset Bulvarı ve Selma Caddesi’nin kesişiminde yer alan bir billboard, kampanyanın merkezine taşınıyor. Yaklaşık 10 metre yüksekliğindeki bu billboard; bacası, pencereleri ve giriş kapısıyla gerçek bir ev gibi tasarlanıyor. Üstelik bu ev yalnızca dekor olarak kalmıyor, içerisine bir performans sanatçısı yerleşiyor.

6-8 Ağustos tarihleri boyunca sanatçı burada kalarak günlük aktivitelerini sürdürüyor. Klimalı bir oturma odası, kanepe ve çeşitli ev eşyalarıyla billboard gerçek bir yaşam alanına dönüşüyor. Sanatçı üç gün boyunca kitap okuyor, mısır gevreği yiyor, dürbünle çevredeki trafiği izliyor ve beyaz tahta aracılığıyla dışarıdaki insanlarla iletişim kurmaya çalışıyor.

Bütün bu kurgu, filmin “Ne kadar süre hayatta kalabilirsin?” sorusuna da gönderme yapıyor. Biz billboarddaki kişiyi izlerken o da bizi izliyor. Böylece kampanyanın sloganı yalnızca bir cümle olarak karşımıza çıkmak yerine, üç gün süren canlı bir performansa dönüşüyor. Sanatçının beyaz tahta aracılığıyla insanlarla iletişim kurmaya çalışması ise toplumdan uzaklaşmış birinin yeniden bağ kurma çabasını görünür hale getiriyor.
Reklam tam da bu noktada yalnızca bulunduğu alanı kullanmakla kalmıyor, çevresiyle bağ kuruyor. Günlük hayatın sıradan eylemleri bile bu anlatının parçası haline geliyor. Örneğin kitap okumak bazı insanlar için bir hobi olabilirken burada gündelik yaşamın doğal bir parçası olarak gösteriliyor. Bu sıradanlık, izleyen kişiye “siz de yapabilirsiniz” hissini vererek küçük de olsa bir ilham alanı yaratıyor.

Sonuç olarak doğanın ve kamusal alanların reklamın bir parçası haline gelmesi, billboardu yalnızca bir reklam yüzeyi olmaktan çıkarıp hayatın içine yerleştiriyor. Böylece reklam sadece gösterilen değil, çevresiyle ilişki kuran ve insanlara farklı bir bakış açısı sunabilen bir anlatıya dönüşüyor. Doğadaki her şeyin bize anlatmak istediği bir şey olduğu gibi, reklamlar da şehir hayatının içinde kendi yollarıyla bizimle konuşuyor.



