top of page

Aşkın Takımyıldızları

Yazarın fotoğrafı: Dilara Melisa Yaman
Dilara Melisa Yaman
14 saat önce
4 dakikada okunur

Gece gökyüzüne baktığınızda, bütün yıldızlar ilk bakışta birbirine benzer. Oysa bazılarının ışığında, binlerce yıldır anlatılan aşk hikâyeleri saklı.



Bir kez o hikâyeleri öğrendikten sonra, gökyüzüne artık eskisi gibi bakamıyorsunuz. Çünkü her yıldız, anlatılmayı bekleyen başka bir öykünün izini taşıyor. İnsan da ister istemez aralarındaki düzenin tesadüf olup olmadığını sorgulamaya başlıyor.

Binlerce yıl önce yaşayan insanlar da gökyüzüne aynı merakla baktı. Birbirinden bağımsız görünen yıldızları hayal güçleriyle birbirine bağladı; her birine bir anlam, bir kader ve bir hikâye biçti. Böylece gökyüzü kimi zaman cesur bir avcıya, kimi zaman zincire vurulmuş bir prensese, kimi zaman da kavuşamayan iki aşığın sessiz hatırasına dönüştü.

İşte tam da bu yüzden mitoloji, yalnızca tanrıların ve kahramanların hikâyelerini anlatmadı; insanların kendi iç dünyasını anlamlandırdığı en eski anlatılardan biri oldu. Korkular, umutlar, özlemler ve en çok da aşklar, yıldızların arasına bırakıldı.

Çünkü yeryüzünde hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalmıyordu. Şehirler yıkılıyor, insanlar yaşlanıyor, savaşlar sona eriyor, aşklar ise bir gün mutlaka bitiyordu. Ama gökyüzü değişmiyordu. Her gece aynı sessizlikle bu hikâyeleri koruyor, onları yüzyıllar boyunca yeni gözlere anlatmayı sürdürüyordu.

Kim bilir, belki de unutulmasını istemediğimiz hikâyeleri bu yüzden yıldızlara emanet ettik.

Perseus & Andromeda


Titian — Perseus and Andromeda, 1554–1556
Titian — Perseus and Andromeda, 1554–1556

Şüphesiz ki gökyüzündeki en tanıdık aşk hikâyelerinden biri, Perseus ile Andromeda’nın yan yana duran yıldızlarında saklı.

Her şey Andromeda’nın annesi Kassiopeia’nın tek bir cümlesiyle başlıyor. Kızının deniz perilerinden daha güzel olduğunu söylemesi, Poseidon’un öfkesini üzerine çekiyor. Denizler taşıyor, ülke büyük bir felaketin içine sürükleniyor ve sonunda kâhinler tek bir çıkış yolu gösteriyor: Andromeda’nın deniz canavarı Cetus’a kurban edilmesi.

Genç prenses kayalara zincirlenip kaderini beklerken, Medusa’yı yenerek evine dönen Perseus’un yolu onunla kesişiyor. Bir anda kendisini yalnızca bir canavarla değil, bir insanın yazgısıyla da karşı karşıya buluyor. Hiç düşünmeden Cetus’un üzerine gidiyor, canavarı öldürüyor ve Andromeda’yı kurtarıyor. Ve o an yalnızca genç prensesin hayatı değil, ikisinin kaderi de sonsuza dek değişiyor.

İlk bakışta bu size, cesur bir kahramanın prensesi kurtardığı klasik bir anlatı gibi görünüyor olabilir. Oysa başımızı gökyüzüne çevirdiğimizde hikâye bambaşka bir anlam kazanıyor. Perseus da, Andromeda da, Kassiopeia da, Cetus da aynı göğün içinde yer alıyor.

Sanki mitoloji, aşkın hiçbir zaman yalnızca iki kişiden ibaret olmadığını fısıldıyor. Çünkü bizi birbirimize götüren yol, yalnızca sevgiden değil; korkulardan, hatalardan, tesadüflerden ve verilen mücadelelerden de geçiyor. Ama gökyüzüne emanet edilen her aşk, Perseus ile Andromeda kadar şanslı olmuyor. Bazılarının payına kavuşmak değil, sonsuza dek özlemek düşüyor.


Orion & Artemis


Birbirine kavuşamayan iki ruhun, gökyüzüne kadar uzanan sessiz vedası... Belli ki Orion ile Artemis’ten bahsediyoruz.

Her şey ortak tutkularıyla başlıyor. Orion, mitolojinin en yetenekli avcılarından biri; Artemis ise avcılığın, vahşi doğanın ve ayın tanrıçası. İkisini birbirine yaklaştıran da tam olarak bu ortak ruh oluyor. Doğaya duydukları bağlılık, özgürlüklerine düşkünlükleri ve kimsenin kolay kolay anlayamayacağı kadar birbirlerine benzemeleri...

Bu yüzden bazı anlatılarda aralarında büyük bir aşk filizlenirken, bazılarında ise birbirini herkesten iyi anlayan iki ruh olarak karşımıza çıkıyorlar. Hangisi doğru olursa olsun, mitolojinin üzerinde uzlaştığı tek bir gerçek var:


Daniel Seiter — Diane auprès du cadavre d’Orion, yaklaşık 1685.
Daniel Seiter — Diane auprès du cadavre d’Orion, yaklaşık 1685.

Yolları bir kez kesişiyor ve o karşılaşma, ikisinin de kaderini sonsuza dek değiştiriyor.

Fakat birçok Yunan mitinde olduğu gibi, bu hikâyede de tahmin edersiniz ki mutluluğun ömrü uzun olmuyor. Artemis’in ikiz kardeşi Apollo, bu yakınlıktan hoşnut kalmıyor. Kimi anlatılara göre kıskançlık, kimilerine göreyse Artemis’in sonsuza dek bağımsız kalmasını istemesi onu böyle bir plan yapmaya itiyor.

Bir gün denizin üzerinde neredeyse seçilemeyecek kadar küçük bir hedefi işaret ediyor ve Artemis’ten onu vurmasını istiyor. Okçuluğuna güvenen Artemis, tek atışta hedefi vuruyor. Ancak dalgalar kıyıya ulaştığında, vurduğu şeyin sıradan bir hedef değil, Orion olduğunu acı bir şekilde öğreniyor. O an attığı okun, sevdiği insanı hayattan kopardığını fark ediyor ve hikâye geri dönüşü olmayan bir sona ulaşıyor.

Rivayete göre Zeus, Orion’u bir takımyıldızı olarak gökyüzüne yerleştiriyor. Artemis ise her gece ayla birlikte onun üzerinden geçmeye devam ediyor. Aynı göğün altında varlıklarını sürdürüyor, aynı gecenin sessizliğini paylaşıyorlar. Ama aralarındaki mesafe hiçbir zaman kapanmıyor; birbirlerine her gece biraz daha yakın görünseler de aslında sonsuza dek ulaşamayacak kadar uzak kalıyorlar.


Selene & Endymion


Ve tabii, bir de sevdiğimiz kişi yanı başımızda olsa bile ona ulaşamadığımız zamanlar var.

Çünkü aramızdaki mesafeyi kilometreler değil, kader belirliyor. Selene ile Endymion’un hikâyesi de tam olarak böyle. Selene, ayın tanrıçası. Endymion ise güzelliğiyle dillere destan genç bir çoban. Biri ölümsüz, diğeri ise bir gün mutlaka yaşlanacak ve bu dünyadan ayrılacak bir insan.

Buna rağmen yolları kesişiyor ve Selene, Endymion’a derin bir aşkla bağlanıyor. Fakat bu aşkın en başından beri aşılması mümkün olmayan bir engeli var. Endymion ölümlü; yani zaman onun bedenine dokunacak, onu değiştirecek ve eninde sonunda Selene’den ayıracak.


Ubaldo Gandolfi — Selene and Endymion, yaklaşık 1770
Ubaldo Gandolfi — Selene and Endymion, yaklaşık 1770

Rivayete göre bu kaçınılmaz sona razı olmayan tanrılar, Endymion’u sonsuza dek sürecek derin bir uykuya bırakıyor. Böylece ne yaşlanıyor ne de ölüyor. Zaman onun için duruyor, ama bu duruşun bir bedeli oluyor: Bir daha gözlerini hiç açamıyor.

Selene ise sevgisinden vazgeçmiyor. Her gece gökyüzündeki yolculuğunu sürdürürken Endymion’u sessizce izlemeye devam ediyor.


Aralarında ne ölüm var ne de gerçek bir kavuşma. Biri sonsuz bir uykunun içinde, diğeri ise sonsuz bir bekleyişin.





Belki de bütün bu hikâyeler, gökyüzüne neden hâlâ aynı merakla baktığımızın cevabı. Çünkü yıldızların arasında yalnızca ışık değil; binlerce yıl önce yaşamış insanların aşka, özleme ve bekleyişe yüklediği anlamlar da parlıyor. Kim bilir... Belki de bu yüzden takımyıldızları, yalnızca yönümüzü değil; yüzyıllardır peşinden gittiğimiz duyguları da gösteriyor.


Ve belki de aşkın en eski haritası, başımızı her kaldırdığımızda sessizce bize göz kırpan o takımyıldızlarının arasında saklı.

 
 
bottom of page