Adaletin Fırça Darbeleri

Hayatta karşımıza çıkan her detay aslında içinde bulunduğumuz bu kozmik sistemin bir sanat eseri değil miydi? Hepimiz, bir kelebeğin kanatlarında kusursuzca işlenmiş motifleri gördüğümüz zaman, var oluşun sanatçı tarafını mutlaka düşünmüşüzdür. İşte mağaraların duvarlarına kazınan simgelerden, yediğimiz güzel bir yemeğe, güçlü kelimelerden, fırça darbelerine sanat ve sanatçılar, gördüğümüz veya göremediğimiz her kavramın içinde, peki ya adalet kavramı, bu da bir sanat olabilir mi?

İlk yazı, bir taşın üzerine kazındı tıpkı ilk yasa gibi.. İnsanlık daha tekerleği icat etmeden önce hakkı ve haksızlığı ayırma derdindeydi. O günlerden bugünlere hukuk tarihini yazan ellerle, sanat tarihini yazan eller aynı soruların ve aslında aynı dışa vurumun peşindeydi. Hukuk da aynı sanat gibi var oluşumuzu güzelleştirmek için buradaydı çünkü adaletli bir düzen güzel ruhları, güzel ruhlar güzel eserleri yaratır, yaratıcı olmasa bile var olanı sevmeyi öğretirdi.. İçinde bulunduğumuz bu eşsiz sanat eseri dünyanın tadına ancak içimiz rahat olduğunda varabiliriz yani dünyanın bize adil davrandığını bildiğimiz zaman.
Bir heykeltıraş mermeri yontarken nasıl ölçü alıyorsa, bir hakim de vicdanla yasayı aynı terazide tartmak zorundadır. Adaletin simgesi olan terazinin bir kefesinde yasa varsa, diğer kefesinde belki de sanat duruyordur; ölçü, denge, uyum..
Antik Yunan’da adalet, hem bir ilke hem bir Tanrıçaydı; Roma’da hukukçular, hukuku “Sanatların en soylusu.” olarak tanımladı yani iyinin ve adilin sanatı. Bu da hukuku başından beri bir teknik değil, bir estetik meselesi yaptı, aynı sanat gibi. Belki de bu yüzden iyi bir hukukçu olmak, iyi bir sanatçı olmak kadar zordu.

Hukuku anlamadığımız yerlerde, bazen sanat bize yaşamı göstererek bu kavramı açıkladı, tercüme etti, hissettirdi. Bugün hukuk fakültelerinde öğrenciler kanunun maddelerine önem verse bile, adaleti anlamak için bazen bir tiyatro izlemek, bir roman okumak, bir çocuğun çizdiği resme dikkatlice bakmak gerekir. Çünkü adalet duygulardan koparsa sadece düzen olarak kalır ama ruhtan doğarsa anlam olur ve hatta çoğalır. Sanat bize anlamı öğretir, adalet bize bunu yaşama şansı sunar.
Ben hukukla büyüdüm ama sanatı tanıdıkça, hukukla olan ilişkim değişti. Hukuku bir sanat eseri gibi ince ince işlemenin ne demek olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü kelimeler, doğru kullanıldığında sadece ikna etmez; dokunur, sarsar, değiştirir. Şimdi bu cümleyi düşünmenizi diliyorum; “Adalet yerini bulsun diye sadece yasa yeterli değil, biraz da sanat gerek, biraz duygu, biraz insan.”
Tarihten bugüne sanatçılar dünyada iz bırakırken, hukukçular da insan hayatı üzerinde iz bırakma gücünü elde etti. Ve belki en güzeli bu iki dünyanın el ele verip adil, estetik ve yaşanabilir bir gelecek hayal etmesi olurdu.

Bugün geldiğimiz noktada en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri duygu, var oluşun derin güzelliği ve hayatı maddi çizgilerle sınırlandırmadan, hayal dünyasının en derinlerinde yaşamanın inceliğini yeniden keşfetmek. Çünkü sonunda şunu anlıyoruz; sanat sadece bir resim, hukuk sadece bir metin değil, bir anlamdır ve anlam; daima insanla, düşünmekle ve sanatla başlar.
Hayatı adil fırça darbeleriyle, doğadan ilham alarak ve yaşamı hissederek resmettiğimiz nice günlere..



