Göğün Verdiği İktidar: Kut, Adalet ve Meşruiyet

İlk Türk devletlerinde siyasal iktidarın kaynağı yeryüzü değil, gökyüzüydü. Asya Hun Devleti’nden Göktürklere, Maniheizm öncesi Uygurlardan Hazarlara kadar pek çok Türk devletinde hükümdarın yönetme hakkı, Gök Tengri’nin ona verdiği “kut” ile açıklanıyordu. Kut anlayışına göre kağan, gücünü halktan ya da aileden değil, göğün iradesinden alıyordu.
Ancak gökten gelen bu hak, sınırsız bir otorite anlamına gelmiyordu. Kut, hükümdar adaletli ve başarılı olduğu sürece devam ediyor; devlet düzenini bozduğu düşünüldüğünde ise Tengri tarafından geri alınıyordu.

Böylece siyasal meşruiyet, yalnızca yönetme hakkıyla değil, ahlaki bir sorumlulukla birlikte anlam kazanıyordu. Kağan, gökyüzünden gelen bu hakkı korumak istiyorsa erdemli bir hükümdar olmak zorundaydı.
Göğün iradesiyle yeryüzündeki düzen arasında kurulan bu bağ, yalnızca hükümdarlık anlayışıyla sınırlı değildi. Eski Türk inancında Gök Tengri, katı kuralları ve dogmaları olan bir din anlayışından uzaktı. Şamanlar ve kamlar, doğa ile insan arasında aracılık eden kişiler olarak görülüyor ve evrendeki düzenin korunmasına katkı sağlıyordu. Bu anlayışın merkezinde ise doğayla kurulan güçlü ilişki vardı. Dağlar, nehirler ve ağaçlar yalnızca birer varlık olarak değil, ruh taşıyan unsurlar olarak kabul ediliyordu.
Bu düşüncenin en güçlü sembollerinden biri “Axis Mundi”, yani hayat ağacıydı. Dalları gökyüzüne, gövdesi yeryüzüne, kökleri ise yer altına uzanan bu simge, evrenin üç katmanını birbirine bağlıyordu. Devletin de tıpkı bu ağaç gibi gökle, yerle ve toplumla uyum içinde olması gerektiği düşünülüyordu. Dolayısıyla Türk siyasi teşkilatlanmasının temelinde yer alan bu anlayış, gökyüzünü yalnızca fiziksel bir boşluk olarak değil; adaletin, düzenin ve meşruiyetin kaynağı olarak görüyordu. Savaşın kaçınılmaz olduğu dönemlerde bile doğaya duyulan saygının korunmaya çalışılması ve her varlığın bir ruh taşıdığına inanılması da bu düşüncenin siyasal kültüre yansımalarından biriydi.
Bugün ise aynı gökyüzüne çok daha farklı bir anlam yüklüyoruz. Gökyüzü çoğu zaman savaş uçaklarının, füzelerin ve insansız hava araçlarının hakimiyet alanı olarak görülüyor. Savaşlarla şekillenen bir dünyada meşruiyet için başvurulan en güçlü araçlardan biri de askeri güç haline geliyor. Oysa atalarımız için gökyüzü bir güç gösterisinin değil; kutun, adaletin, sorumluluğun ve düzenin sembolüydü. Aradan yüzyıllar geçmiş olsa da bu karşıtlık önemli bir şeyi hatırlatıyor: Belki de modern siyasetin yeniden düşünmesi gereken, iktidarın yalnızca güçle değil, erdemle anlam kazandığı fikri.
İnançlar değişse de insanın gökyüzüne yönelttiği adalet arayışı bütünüyle kaybolmuş değil.
Bugün de doğaya ve insanlığa verilen zarar karşısında göğe çevrilen gözler, kimi zaman aynı dileği taşıyor: Daha adil bir dünya.



