top of page

Eskiler mi Güzeldi, Yoksa Eskiden mi Güzeldik?

Yazarın fotoğrafı: Tunç Tabak
Tunç Tabak
18 saat önce
2 dakikada okunur

Bu klişeleşmiş söz belki karşımıza sık sık şaka malzemesi olarak çıkıyor ya da biz bunu şakaya vurarak gizli hüznümüzü daha da derine bastırıyoruz.


Josef Sudek — The Window of My Studio, 1940’lar
Josef Sudek — The Window of My Studio, 1940’lar

Lisedeyken ilkokulu hatırlardım, ne kadar mutluyduk, ders yoktu, o yoktu, bu yoktu diye. Sonra liseyi hatırlamaya başladım. Benim lise hayatım çok monoton geçti ama o zamanların kendine has saflığına, acemiliğine ve değerini sonradan kavradığımız zamanın bolluğuna duyduğum özlem ağrıttı kalbimi. Sonra üniversiteye, geçen seneye, birkaç ay öncesine, önceki haftaya olan bir efkâr döngüsüne girmeye başladığımı fark ettim.


Görece kısa hayatımda fark ettiğim şeylerden biri, insan beyninin her zaman bir tehdit arıyor olması. Bunu çok doğal ve içgüdüsel buluyorum çünkü rahatlamanın bedeli ansızın bir kaplan ya da çakal sürüsü tarafından saldırıya uğramak olabilirdi eskiden. Şimdi ise (çoğu insan için) bu rahatlık, fiziksel sonuçlardan ziyade duygusal ya da zihinsel sonuçlar yaratıyor: Beklemediğin bir anda beklemediğin bir kişinin sana ihanet etmesi, apar topar işten çıkarılmak, hesapta olmayan masraflarla karşılaşmak… Örnekler türetilebilir ama asıl olan, geçirdiğimiz "travmalarımız" sonrasında zihnimizin bize bir bariyer çektiği gerçeğidir. Çoğumuz bu travmaların farkına varacak kadar şanslı olamıyoruz çünkü bu travmaların kaynakları çoktan unuttuğumuz, zihnimizin en derin köşelerine yerleşmiş zamanlarda oluyor. Durum böyle olunca zihnimiz kendini korumaya alıyor.


Nan Goldin — Nan and Brian in Bed, New York City, 1983
Nan Goldin — Nan and Brian in Bed, New York City, 1983

Bilimsel bir adam değilim kesinlikle ama anksiyete dediğimiz şeyin kendini koruma içgüdüsünden farklı olduğunu düşünmüyorum. Kaygılı/anksiyetik olduğumuz şeylerin çoğu, az önce söylediğim, zihnimizin uzak köşelerine yerleşmiş ve bize bir biçimde zarar vermiş şeylerin tekrarlanıyor olduğunu hissetmemizle oluşuyor.


Topluluk önünde konuşmaktan çekiniyorsak bunun sebebi belki de büyürken yeterince ilgi görmemiş olmamız olabilir ya da performans kaygısı yaşıyorsak annemizin, öğretmenimizin ya da koçumuzun bizi asla beğenmemesi ve sürekli ona yaranmaya çalışıp başarısız olmamız olabilir. Partnerimizin sevgisi hakkında sürekli soru işaretlerimiz oluyorsa bunun sebebi yine çocukluğumuzda yaşanan ailevi bir durum ya da ortaokulda bir öğle arasında arkadaşın zoruyla çıkma teklifi edip başlayan, okul bittiğinde ise anlamsız şekilde biten ilk aşkımız olabilir. Belki de stereotipik psikologların uyguladığı "çocukluğunuza dönelim" işi o kadar da komik değildir; gerçekten her şey çocukluğumuzla başlıyordu.


En başta eskiye olan özlemden bahsedip şimdi ise neden eskinin travmalarından bahsediyorsun diyorsanız eğer, işte tam da bu noktada işler karışıyor.

Bizi en çok üzen ve zarar veren şey, aynı zamanda da dört kolla sarıldığımız şey olabilir mi? Zihnimizin tek bildiği şey yaşadığı, gördüğü ve hissettiği şeyler değil midir?

Bir komiser düşünün, tek bildiği ve en iyi yaptığı şey cinayet çözmek olsun. Bu adamdan cinayeti alırsanız ne olur? O adam artık o adam olmaz, o adam ölür, yok olur, yerle bir olur. Bu adam ne olursa olsun cinayeti bırakmaz, bırakamaz çünkü. Arkadaşlarından mahrum da kalsa, sağlığına zarar da verse, kendini her gün yiyip bitirse de cinayet çözmek için hayatını bir kenara bırakabilir. 


Behzat Ç. (2010)
Behzat Ç. (2010)

İşte zihnimiz de aynı şekilde ilerler; bildiklerini bırakmaktan korkar çünkü bırakırsa ne olacağını, ne yapacağını bilmez.


İnsan olmanın hem tatlı hem de tuzlu tarafı burada başlar: Eskilerde kalıp geçmişin hüznünü mü yaşamak daha güvenlidir, yoksa geçici rahatsızlığı göze alıp bilinmeze yelken açmak mı daha anlamlıdır?

bottom of page