Beni mi istiyorsun, kazanmayı mı?

Aşka inanmadan da birinin sesini yeniden duymak isteyebilir insan. Zekice söylenmiş bir cümle, gereğinden uzun süren bir bakış, kalabalığın içinde yalnızca bir kişiyi fark etmek… Bunların büyüsü için sonsuza kadar sürecek bir hikâyeye inanmak gerekmiyor.

Bazen yalnızca o insanı biraz daha merak ediyorsun. Nereye varacağını bilmeden, aradaki çekimin tadını çıkarmak istiyorsun. Her güzel hissin ardından bir gelecek planı sunmamız da şart değil.
Biraz çekim, biraz kibir
Birinin bizi arzuladığını bilmek hoşumuza gider. Bunda inkâr edilecek pek bir şey yok. Ama bazen karşımızdakini tanımaktan çok, üzerindeki etkimizi görmekle ilgileniyoruz. Bizi düşünmesini istiyoruz; bizim onu ne kadar düşündüğümüzü ise mümkünse anlamasın.
Sonra ilgisi azaldığında zihnimizde gereğinden fazla yer kaplamaya başlıyor.
Gerçekten onu mu merak ediyoruz, yoksa neden eskisi kadar ilgilenmediğini mi?

İnsanın kendi kibrini de hesaba katması gerekiyor. Her aklımızda kalanı, kalbimize dokunmuş sayamayız. Bazen yalnızca beklediğimiz karşılığı alamamışızdır ve bunu kendimize söylemek pek hoşumuza gitmiyordur.
Birinin aklında kalmak güzel. Kendi aklını orada bırakmak biraz pahalı.
Oyun, gerçek birine denk gelince
Bir Erkek 10 Günde Nasıl Kaybedilir? filminde Andie, yazacağı yazı için Ben’i on günde kendisinden uzaklaştırmaya çalışır. Ben de bir kadını on günde kendine âşık edebileceğine dair girdiği bahsi kazanmak için Andie’ye yaklaşır. İkisi de karşısındakini kendi başarısının bir parçası olarak görür.

Üstelik arkadaşları da bu oyunun seyircisi ve zaman zaman suç ortağıdır. Andie, arkadaşlarıyla Ben’i uzaklaştıracak yeni hamleleri konuşur; onun hâlâ kaçmamış olması birlikte şaşırıp güldükleri bir meseleye dönüşür. Ben ise arkadaşlarına Andie’nin değişen davranışlarını alaycı benzetmelerle anlatır. Andie’nin oynadığı aşırı ilgili sevgili rolüne de bahsi kazanmak için katlanılması gereken bir durum gibi yaklaşırlar.

Böylece aralarındaki yakınlık, iki ayrı arkadaş grubunda şakaların ve taktiklerin konusu olur. Birini nasıl etkilediğini anlatmak kolaydır; onun seni etkilemeye başladığını aynı rahatlıkla söyleyemezsin.
Fakat oynadıkları roller gevşedikçe birbirlerinin gerçekliklerini görmeye başlarlar. Neye güldüklerini, neyi önemsediklerini, nerede savunmasız kaldıklarını fark ettikçe aralarındaki yakınlık değişir. Başlangıçtaki hesapları sürerken, hesaba katmadıkları duygular da ortaya çıkar.
Buradaki çekici taraf, bütün hamlelerini bildiğini sanan iki insanın kendi hisleri karşısında hazırlıksız kalması. Birini etkilemeyi hesaplarken onun gülüşünü gerçekten beklemeye başlayabilirsin.
Önemsizmiş gibi davranmak, önemsiz olduğu günlerde çok daha kolaydır.

Ama niyetleri ortaya çıktığında ikisi de incinir. Kendi oyunlarını sürdürürken, karşı tarafın oyununda yer aldıklarını öğrenmek ağır gelir. Sonradan oluşan duygular, başlangıçtaki hesabı hemen unutturmaz.
Belki de asıl kırgınlık, güzel bulduğun bir anın karşı taraf için ne anlama geldiğinden artık emin olamamaktır.
Birlikte güldüğünüz bir akşama bile yeniden bakarsın. O da keyif aldığı için mi oradaydı, yoksa senden beklediği bir karşılığı almak için mi?
Kazanmanın ötesinde...
Aşka dair şüpheler, birinin yanında iyi hissetmenin önüne geçmek zorunda değil. Bir sohbetin uzamasını istemek, aynı masada hem arzuya hem iyi bir muhabbete yer açmak, birini yeniden görmek için heyecanlanmak… Bunlar kendi başına yeterince güzel.

Üstelik etkilenmiş olduğunu kabul etmek, insanın bütün ağırlığını alıp götürmüyor. Bazen “Seni görmek istiyorum” deyip cevabı duyabilecek kadar kendinden emin olmak yeterli. Her duyguyu gizleyerek korunmaya çalışmak da bir süre sonra fazla mesai.
İnsanı asıl ele veren, karşılık aldıktan sonra ne yaptığı. Biri sana yaklaştığında bütün merakın bitiyorsa, seni bu hikâyede tutan şeyi fazla romantikleştirmemek gerekir. Ama artık kendini kanıtlaman gerekmediğinde de onunla konuşmak, birlikte vakit geçirmek, gününün nasıl geçtiğini öğrenmek istiyorsan, ortada tadını çıkarabileceğin bir şey vardır.

Adına hemen aşk demek zorunda değilsin. Ne kadar süreceğini de baştan bilemezsin. Yine de o insanı, sana ne hissettirdiğinin ötesinde merak etmeye başlamışsındır.
Filmin oyununu bozan da bu ihtimal: Bir noktada kazanılacak şeyle ilgilenmeyi bırakıp karşındaki kişiyi görmeye başlamak.
Birini kazandıktan sonra da merak ediyorsan, belki ilk kez gerçekten onunla ilgileniyorsundur. “Aşk diye bir şey yok” desem de birini bütün gerçekliğiyle görüp ona karşı sahici bir şeyler hissetmek insana kendini canlı hissettiriyor.




