Zinciri Kıran Kuşak Olmak

Geçenlerde şöyle bir söz çıktı karşıma: “Öldüğünüzde cenazeniz için kilometrelerce yol kat edecek olan aileniz, siz hayattayken sizi desteklemek için yolun karşısına bile geçmeyecektir.”
Ağır, acı ama bir o kadar da tanıdık gelen bir cümle; en azından çoğumuzun hafızasındaki karşılığıyla. Peki ebeveynlerimiz bu mesafeyi bilinçli bir seçimle mi koyar araya, yoksa köprüyü nasıl kuracaklarını bilmediklerinden mi?

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren yalnızca kendi hikayemizin içine doğmayız. Annemizin, babamızın ve bizden önce gelenlerin yaşama biçimleri, korkuları, sevgiyi gösterme yolları ve savunma mekanizmaları da büyüdüğümüz dünyanın bir parçasıdır. Bizden önceki kuşağa, ebeveynlerimize baktığımızda çoğu zaman katı doğrular görmemizin nedeni de biraz budur. Doğruları sabittir çünkü kendilerine de öyle teslim edilmiştir.
Anne babalarından devraldıkları bir sevme biçimini, bir öfke ritmini, bir olaya tepki verme şablonunu tekrar ederler. Bazen neyi neden yaptıklarını kendileri bile bilmeden.
Böyle bir tabloda “Neden bu mirası ben taşıyorum?”, “Neden bunun bedelini ben ödüyorum?” ya da “Neden bunu geleceğe devrediyorum?” diye sormak elbette kaçınılmazdır. Fakat belki de bunu yalnızca bir ceza ya da bedel olarak görmek eksik kalır. Ebeveynlerimiz kendi zamanlarında hayatta kalabilmek, korunabilmek ya da hayatla baş edebilmek için birtakım savunma mekanizmaları geliştirmiş ve çoğu zaman bunları farkında olmadan bize miras bırakmışlardır.
Yine de bu aktarımın sonsuza kadar süreceğine dair verilmiş bir hüküm yoktur. Belki de o kadim zinciri kıracak kişi bizizdir. Belki bize düşen, geçmişi yok saymak değil; nereden geldiğimizi anlayıp neyi yanımızda taşımak, neyi olduğumuz yerde bırakmak istediğimize karar vermektir.

Onlara ne kadar öfkelensek de çoğu zaman yalnızca bildikleri tek doğruyu uyguluyorlar. Değişmek onlar için daha zor olabilir; değişimin adresi ise biziz. Bir tartışmanın ardından “Özür dilerim” diyemeyip “Hadi, yemeğe oturalım” diyen bir baba, sevgisiz değildir. Belki yalnızca sevgisini başka türlü göstermeyi hiç öğrenmemiş, kendi inşa ettiği duvarların ardında sıkışıp kalmıştır.
Bu, her davranışlarını kabul etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Onlara “hayır” demek, kendi yolumuzu çizmek ya da bize öğretilen doğruların dışına çıkmak sevgimizi ortadan kaldırmaz. Önce kızabilir, küsebilir, hatta bizi anlamayabilirler. Fakat bazen zinciri kırmak tam da budur: Onların yürüdüğü yolu anlamak ama aynı yolu yürümek zorunda olmadığımızı bilmek.
Çünkü ailemizden gelen her şeyi reddetmek zorunda olmadığımız gibi, her şeyi taşımak zorunda da değiliz.
Elbette hepimiz zaman zaman bir elin omzumuza dokunmasını, yalnız olmadığımızın fısıldanmasını isteriz. Bazen en çok da bunu ailemizden bekleriz. Fakat hayat hiçbir zaman kusursuz bir adalet sunmadı. Kırgınlıklarımızı bir sığınak haline getirip hayatımız boyunca orada kalırsak, bir süre sonra bizi koruduğunu sandığımız o yer kendi karanlığımıza dönüşebilir.
Kırık ayağınızın üstünde yürüyün; kimsenin omzunda elinizin izi kalmasın. Başarmak, sizin için bir ihtimal değil, kaçınılmaz bir son olsun. Çünkü arkanızda kimin durduğundan çok, gözlerinizi nereye diktiğiniz belirler varacağınız yeri.
Ve belki bir gün arkamıza baktığımızda, bizden sonrakilerin taşımak zorunda kalacağı bir zincir değil; başlayabilecekleri daha hafif bir hikaye bırakmış oluruz.



