top of page

Peki ya sınanmışlığın kibri?

  • Yazarın fotoğrafı: Dilara Melisa Yaman
    Dilara Melisa Yaman
  • 24 Ağu
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 24 Ağu


Son zamanlarda karşınıza “sınanmamışlığın kibri” kavramının ne kadar sık çıktığını fark ettiniz mi? Bir Instagram Reels’ında dramatik bir müzik eşliğinde anlatılırken, arkadaş sohbetinde, bir ilişkinin neden bitmediğini konuşurken ya da bir başkasının verdiği kararı anlamaya çalışırken... Kavram yeni sayılır belki ama anlattığı şey fazlasıyla tanıdık. Çünkü hepimizin çok eski bir huyuna dokunuyor:

Hiç yaşamadığımız şeylerde nasıl davranacağımızı çok iyi bildiğimizi sanıyoruz.


Bir arkadaşımız yıllardır mutsuz olduğu bir ilişkinin içinde aynı döngüde sıkışıp kaldığında, “Ben olsam bir dakika durmazdım”; birinin ihaneti affettiğini duyduğumuzda, “Ben olsam asla affetmezdim”; bir başkası sevmediği bir işte kalmaya devam ettiğinde, “Ben olsam çoktan istifa etmiştim”; kendisine iyi gelmediğini bildiği halde toksik ilişkisine geri dönen bir arkadaşımızı gördüğümüzde ise, “Ben olsam bir daha arkama bile bakmazdım” demek kolay geliyor. 


Çünkü hikayenin ana karakteri biz değilsek, dışarıdan bakınca her şey biraz daha kolay görünüyor. Gitmesi gereken gider, bitmesi gereken biter, kendisine saygısı olan affetmez, cesur olan risk alır. Kararın beraberinde getireceği korkuyu, kaybı ya da bedeli taşımadığımız için doğruyla yanlış arasındaki çizgi de gözümüzde çok daha belirginleşiyor.


Üstelik bütün bunları söylerken yalnızca karşımızdaki insan hakkında hüküm vermiyoruz; fark etmeden kendimiz hakkında da oldukça büyük bir iddiada bulunuyoruz: “Ben onun yerinde olsam asla bunu yapmazdım.”


Belki de “asla” kelimesini bu kadar rahat kullanabilmemizin nedeni tam olarak bu: Henüz o cümlenin sınanacağı yerde değiliz.


Peki bu “asla”lar sandığımız kadar sağlam mı dersiniz?

Çünkü insan, zaafıyla sınanmadan ona karşı ne kadar güçlü olduğunu bilemez.

Hiç terk edilmediyseniz, terk edildiğinizde gururunuzun ne kadarını koruyacağınızı bilmiyorsunuz. Hiç ciddi anlamda parasız kalmadıysanız, para için nelerden vazgeçebileceğinizi de. Yalnızlık sizi gerçekten korkutmadıysa, sırf yalnız kalmamak için hangi kapıları yeniden çalabileceğinizi kestiremiyorsunuz. Çok sevdiğiniz biri sizi incitmediyse, sevgiyle özsaygınız karşı karşıya geldiğinde hangisinin ağır basacağını da bilmiyorsunuz.


Zaten mesele tam olarak burada başlıyor. Kendimizi çoğunlukla sakin, güvende ve seçeneklerimiz varken tanıyoruz; sonra o halimizden yola çıkarak korktuğumuzda, kaybettiğimizde ya da köşeye sıkıştığımızda da aynı insan olacağımızı düşünüyoruz. Oysa koşullar değiştiğinde yalnızca önümüzdeki seçenekler değil, o seçeneklere bakan halimiz de değişiyor.


Psikolojide buna oldukça yakın bir kavram var: empati boşluğu. En basit haliyle, içinde olmadığımız bir duygunun bizi ne kadar değiştirebileceğini tahmin etmekte pek iyi değiliz. Tokken açlığımız, güvendeyken korkumuz, sevilirken terk edilmiş halimiz adına konuşuyoruz. Yani bugünkü sakinliğimizle, yarınki çaresizliğimizin ne yapacağına karar veriyoruz.


Bu yüzden bazı “asla”larımız gerçekten sınırlarımız olabilir. Bazılarıysa yalnızca henüz sınanmamış olmanın verdiği rahatlıkla çizdiğimiz sınırlar.


Sıra bize geldiğinde

Belki de bütün bu “asla”ların ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu anlamanın tek yolu, bir süre başkalarının hayatına bakmayı bırakıp kendimizle baş başa kaldığımız o yere dönmek. Çünkü etrafta yorumlayacak başka hayatlar, verecek tavsiyeler ya da arkasına saklanabileceğimiz “Ben olsam...”lar kalmadığında, insan ister istemez kendi cümleleriyle yalnız kalıyor.


Ben de tam bu yüzden sınanmamışlığın kibrini düşünürken Vincenzo Irolli’nin (1860–1949) La Pensierosa tablosuna dönüyorum. Aslında tabloda büyük bir olay yok; bir kadın, bir odada, kendi düşüncelerine dalmış halde oturuyor. Ama belki de mesele tam olarak bu. Kimseye güçlü görünmesi, aldığı bir kararı savunması ya da ne yapacağını anlatması gerekmiyor.


Tablonun renkleri de bu hissi biraz daha derinleştiriyor. Irolli’nin kullandığı koyu, sıcak ama bir o kadar kasvetli tonlar, odanın içindeki sessizliği neredeyse ağırlaştırıyor. Arka plandaki karanlıkla figürün üzerine düşen daha yumuşak ışık arasındaki karşıtlık, sanki dışarıda olup bitenden çok içeride yaşanan bir şeye bakıyormuşuz hissi veriyor.


İnsanın zaafları da belki en çok böyle anlarda kendini gösteriyor. Çünkü sınanmak dediğimiz şey her zaman büyük bir kararın, dramatik bir ayrılığın ya da hayatı öncesi ve sonrası diye ikiye ayıran bir olayın içinde gerçekleşmiyor. Bazen çok daha sessiz bir anda, kimsenin görmediği bir odada, kendimiz hakkında yıllardır doğru kabul ettiğimiz bir şeyin artık eskisi kadar sağlam gelmediğini fark ediyoruz. Bir zamanlar “Ben bunu asla yapmam” dediğimiz yerde kendimizi buluyor, “Bunu nasıl kabul edebiliyor?” diye düşündüğümüz birini ilk kez anlayabiliyor ya da güçlü olduğumuzdan hiç şüphe etmediğimiz bir konuda aslında ne kadar kırılgan olduğumuzla karşılaşıyoruz.

 

Belki de sınanmak biraz böyle bir şey: Kim olduğumuzu öğrenmekten çok, kim olduğumuza dair kesinliklerimizin ne kadarının gerçekten bize ait olduğunu görmek.

 
 
bottom of page