Johann Peter Hasenclever’ın Ay Işığında Sakladıkları

Farklı bir pencereden bakıyorum göğe; ahşabın ya da başka bir maddenin camı çerçevelediği o sınırın dibinden. Karar kılıyorum: Doğmaksa başlangıç, günü bazen siyah doğurur. Belki de yaşam tam orada, zifiri karanlığın sardığı; ellerin, eteklerin ve zihnin kendi girdabından çekildiği o anda başlar.
Bu gecelerin birinde genç bir kadın bakar göğe. Takvimin 1840 rakamlarına tutunduğu herhangi bir zaman dilimindeyiz. Sanatçımız tabloya Açık Pencereden Dolunaya Bakan Genç Kadın adını verir ama görünenden ötesi odanın içinde saklıdır. Ona gerçekten bakabileni çocukluk hevesleri, gençlik hüznü ve henüz bilinmeyen bir yaşlılık bekler. Çünkü manzaraya açılan pencere, aynı zamanda iç dünyanın dışarıya vurulan manzarasına dönüşür.

Manzara demişken, tablodaki göl ve gökyüzünün sakinliği içerideki kargaşayla sessiz bir tezat oluşturur. Bazı göklerde ayın parlaklığı, gökkuşağından daha fazla heyecan verir. Belki de yedi rengin yarattığı yalnızlık, tek renkte yeniden can bulur. Öyle ki ay da yaraya iyi geldiğini bilir sanki; ne zaman kalbi kırık biri ağlasa dolunay çıkar, yarımlığı tamamlamaya.
Bu tamamlayıcı dolunayın hemen yanında, odadaki eşyaların taşıdığı geçmiş hissinin etrafında başka bir esrar dönmeye başlar. Üzeri açık yatak, uykunun her zaman vaktinin esiri olmadığını düşündürür. Bir kısmı okunmuş, çoğu hâlâ okunmayı bekleyen kitap ise genç kadının yaşamını anlatan bir metafor gibidir: Bir bölümü geride kalmış, büyük kısmı henüz bilinmeyen bir hikâye.
Açık pencere de dışarıdan gelen rüzgâra rağmen aynı dinginliği, aynı sessiz bekleyişi taşır.
Ve gözü yaşlı genç kadın... “Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?” demişti Victor Hugo. Sanatçı tabloya tek bir gözyaşı eklememiş olsa bile aynı hissi uyandıracak gerçeklik odanın içinde saklıdır. Küpesi ve saçı hâlâ günün izlerini taşırken parmaktan çıkarılmış yüzük, bütün bu sessizliğin içinde bir kaçış hissi yaratır. Sanki o yüzüğün çıkardığı belli belirsiz tıkırtılardan Beethoven’ın Moonlight Sonatı yükselir ve açık pencereden göğe karışır.

Masada duran henüz canlı çiçekler ise tüm bu solgun melankolinin içinde neredeyse yapaylığı anımsatır. Bir tiyatro oyunu için hazırlanmış kusursuz bir sahne gibidir burası: Ağaçlar, ay, yastık, yatak, ışık, çiçek, perde...
Her şey olması gerektiği kadar donuk, her birinin üzerinde gölgenin imzası vardır.
Ve yine gece olduğunda; yaşamaya, koşmaya, sormaya, belki de her şeye geç kalındığı düşünüldüğünde gözler rotasını yeniden göğe çevirir.
Oysa göğe bakarken insan biraz da kendi içine döner, gecenin içinde kaybolmuş yol haritasını orada arar. Düğümlerle dolu bu yolda her gece başka bir piyesin ezberi oynanır; sahnesi gökyüzü olsa da ana karakteri hep yeryüzünde kalır.



